Haberler
•
•
12 dk okuma
Cennetin Hediyesi: Taşın Hafızası, Ruhun Direnişi

Mozaikle Başlayan Yolculuk ve Cennetin Hediyesi
Mozaik sanatına ilginizin genç yaşta başladığını biliyorum. O ilk gördüğünüz kadın silueti size neler hissettirdi? Bu ilgi, sizi bugünlere taşırken nasıl bir yolculuğa dönüştü? Ülkemize üç boyutlu mozaik sanatını kazandıran ilk sanatçı olmak nasıl bir his?
Mozaik sanatına ilgim çok küçük yaşlarda başladı. Babaannemle Antakya’da yaptığım bir gezi sırasında yerde gördüğüm mozaik kadın silueti beni çok etkilemiş ve eğilip dokunduğumda çok heyecanlanmıştım. Baktığım şeyin ne olduğunu tam da anlayamamıştım. Resim değildi ama resim kadar büyüleyici idi. Ayrıntılardan oluşan bakışlar, gözler zihnime öyle kazınmıştı ki bugün bile gözümün önündedir. Sanırım ayrıntıdaki bütünlüğe olan hayranlığım o yaşta ortaya çıkmaya başladı. Üstelik çalışmanın bir kısmı toprağın altındaydı, eşeleyince devamı da gözüküyordu. Bu ilgi beni bambaşka bir yerlere götürdü. Hayal dünyamın ne renkli ve büyük olduğunu gösterdi. Evrildi, bugünlere geldi.
Üç boyutlu mozaik ise benim sanatımdaki mihenk taşı oldu. İki boyutlu mozaik yapmanın elbette büyüleyici yanı var ama bana yetmiyordu. Replikaları çalışmak elbette kıymetli ama onlar onları yapan orijinal ellere sahiplerdi ve ben sadece onları taklit ederek sanatımda yeni bir şey yapamazdım. Resim, çizim yeteneğim zaten benden taşan bir yeti. Karakalem çalışmalarım zaten vardı. Bugün de bu çalışmaları sürdürüyorum. Akabinde kendi desenlerim, kendi hayal dünyam, kendi çizimlerim sanatıma yansıdı. Ama asıl sıçrayış üç boyutlu mozaik çalışmalarım ile geldi. Oğluma yaptığım ilk üç boyutlu siyah güvercin çalışmamın canlandığı, kuşun uçup kanatlandığı hissi ile ruhum da üç boyuta aktı.
“Cennetin Hediyesi” eserinizde zeytin ağacını sembol olarak seçmişsiniz. Zeytin ağacı sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Antakya'nın kimliğindeki yeri nedir?
Cennetin Hediyesi bana gerçekten Cennetin Hediyesi oldu. Ruhumun yıllarca buna hazırlandığını, zihnimde yeşerttiğimi şimdi hissediyorum. Zeytin ağacı benim için özellikle çok özel. Bana hep topraklarımızda yaşayan yaşlı ve bilge kadınları çağrıştırmıştır. Sözlü kültürü aktaran, kadim bilgiyi torunlara, çocuklara akıtan kadınlar gibiydi zeytin ağacı. Ve tam da Antakya’dır zeytin ağacı. Oradaki o çok kültürlü ve binlerce yıla uzanan barışçıl, yapıcı yaşam, insan ilişkilerindeki yalın ve koşulsuz sevgi, çocukluğumuz, kokular, sofralar, hepsi zeytin ağaçlarının bütünlüğündedir. Yağıyla, meyvesiyle, dokusu ve varlığı ile zeytin ağacı Antakya kimliğinin ta kendisidir.
Eserinizde bordo yapraklarla verdiğiniz mesaj çok güçlü. Sanatın iyileştirici gücü hakkında ne düşünüyorsunuz? Eseriniz, afet sonrası topluma nasıl bir mesaj veriyor?
Eserdeki bordo yapraklar aslında ağacın kanayan yerleri. Hâlâ da kanamakta olan yerleri demek daha doğru. Temsilen yapıldı aslında. Eseri aylar sonra enkazdan çıkardığımızda kenarlarının hasar alıp bütünlük kaybı yaşadığını gördüm. Gelincikler dökülmüştü ve zeytin yaprakları da kırıktı. Antakya’nın kanayan yarası adına yaptığım düzenlemeler oldu. Kanayan kalbimizi anlatıyor.
Deprem süreci de yıkım süreci de beni çok zorluyor. Anlatmak için bile hâlâ üstesinden gelmeye çalışıyorum. O anlarda yaramızın ne denli büyük olduğunu hissetmedik. Tıpkı fiziksel yaranın ilk anda sizde his uyandırmaması gibi. Çok fazla ölü gördüm, ölüm kokusunu duydum, şehrimin öldüğünü, çürüdüğünü gördüm. Yasımı tutamadım. Yas tutacak zamanımız yoktu. Cenazelerimizi kaldırmak, tabii ulaşabildiklerimizi, karnımızı doyurmak ve korkunç soğukta barınmak gibi birinci derecede hayati ihtiyaçları karşılamak zorundaydık. Toparlanmak zorundaydık. Yas tutmaya değil hayata tutunmaya mecbur ediyor yaşam sizi. Bunu yaşamayana anlatmak inanın sanıldığından da imkânsız. İnsanların ekranda gördükleri ile bizim yaşayıp gördüğümüz şeyler bambaşka. Siz yıkılmış bina görüyorsunuz. Ne koku, ne parçalanmış sevdikleriniz, ne soğuk, ne çaresizlik ekrana yansıyor. Ama yaşama tutunacak bir sebep yaratıyor sistem. Ben sanatımla yeniden var oldum, sanatıma tutundum. Taşların yaşayan enerjileri ile onlara can verdiğimi hissettiğimde bana ne kadar iyi geldiğini fark ettim. Taşa dönüşen kentimi taşlara ruh katarak sanki inşa ediyordum. Sanatın muazzam iyileştiriciliğini deneyimleyerek var oldum.
Eserim ve ben acaba böyle bir sembol olacağını, böyle bir misyon üstleneceğini biliyor muyduk, bilemiyorum. Belki ruhum bunu bildiği için bir yıl bu ağacı inşa ettim. Eserimin verdiği mesaj, her zaman her yerde söylediğim gibi, tıpkı bir zeytin ağacı gibi olmalıyız. Olgun, mantıklı, verimli, dimdik, güçlü ve ayakta. Her fırtınaya, her afete rağmen meyvesini vermekten vazgeçemeyen zeytin gibi olmalıyız. Yıkımın yaratımındaki gücü simgeliyor olsa gerek.
Tadilatını yaptığım her yaprağı kaybettiğim akrabalarıma, arkadaşlarıma, dostlarıma, öğrencilerime ithafen yaptım. Sesleri, nefesleri, gülüşleri, anıları o kırmızı yapraklarda yaşıyor. Nasıl ki ağaç tüm Antakya’yı anlatıyor, o kırmızı yapraklar da tüm Antakyalıların acılarına sessiz selam ediyor.
Doğal taşlar üzerinde ve boya kullanmadan çalışıyorsunuz. Bu malzemeleri bulma, seçme ve işleme sürecinizi anlatır mısınız? Bu noktada sizi şaşırtan, unutamadığınız anınız var mı?
Evet, ben doğal taş kullanmayı tercih ediyorum. Rengi, dokusu, nefesi kendinden. Yaşayan taş diyorum ben onlara. Doğanın bizim için boyayıp hazırladığı taşlar. Çok başlarda önce doğadan ve Asi Nehri’nin çevresindeki bazı köylerden toplayıcılık yaparak atölyemde eserlere çeviriyordum. Eserlerim arttıkça topladığım taşlar yetmemeye başladı elbette. Mermer fabrikaları ile çalışmaya başladım. Yöremizden ya da Türkiye ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen doğal taşları işlemeye başladım. İlk yaşadığım şaşkınlığı paylaşmak isterim. Yeşil taşa ulaşamıyorduk bir dönem. Hiçbir tonda yeşil taş ne Türkiye içinde ne yurt dışında bulunuyordu. Gel zaman git zaman bir parça yeşil taş bulduğumda çok sevinmiştim renk koyuluğuna bakmaksızın. Baktım yontamıyorum, çok sert. Muhteviyatı hakkında da bir bilgim yoktu. Granit olduğunu fark ettiğimde mermer fabrikasında kestirerek kullanmaya başladım. Kerpetenle ilk kez yeşil taşı çalışırken kıvılcımlar saçtığında çok şaşırmıştım. Granitin gücüyle açığa çıkan enerji beni ayrı hayrete düşürmüştü. İnatla ve tüm gücümle gece boyu granitleri yontmuştum. Granitin gücü, ateşin büyüleyiciliği, rengin sıcaklığı beni başka dünyalara taşımıştı.
Antakya’nın Hafızası ve Deprem Sonrası
Deprem doğal olarak hayatınızı etkiledi ve bu da sanatınıza yansıdı elbette… Buradan baktığınızda 6 Şubat’tan önceki size ne söylemek isterdiniz?
6 Şubat’tan önceki Menel’e o kadar çok şey söylemek isterdim ki…
Etkilendik demek çok eksik olur. Hayatımız altüst oldu. Hayatımız kalmadı. Atölyeme yurt dışından ve yurt içinden çok ziyaretçim olurdu. Atölyem eski Antakya’nın merkez çarşısının içindeydi. Çaprazımızda cami, yanımda türbe, az ileride havra, hemen yanında kilise bulunurdu. Affan ya da eski adıyla Epifanya olan mahalle, Antiochenia’nın (Roma’nın üçüncü büyük kenti) en büyük mahallesiydi. Antakya’nın kalbiydi. Muhteşem canlılığın, enerjinin olduğu Herod Caddesi’ndeki (Kurtuluş Caddesi) atölyemde misafirlerimle Antakya kahvesi içip, mozaik çalışmaları yapıp, eski Antakya’yı gezdirirdim ve gezdirirken Antakya’nın geçmişte 7 kez yıkılıp nasıl yeniden var olduğunu anlatırdım. 8. yıkımın kalbinde olacağım, bu kıyamet, ölsem aklıma gelmezdi.
Yürüdüğüm yollar, dokunduğum binlerce yıllık duvarlar, neşenin, sevginin yankılandığı kahveler, sofralar, insanlar… Yıkımdan sonra ne basit söylediğimi fark ettim. Şu andan o günkü Menel’e “Toprağına daha çok vakit ayır, daha çok hisset, daha çok sev” demek isterdim sanırım.
Kişiselden çıkıp genele gidelim. Antakya'nın yaşadığı yıkım, kültürel miras ve insan hikâyeleri açısından sizde nasıl bir etki bıraktı? Sizce “Cennetin Hediyesi”, Antakya'nın kaybolan geçmişine nasıl bir köprü olabilir?
Çok yıkıcı. Ruhum paramparça. Antakya’nın özü olan birliğin, dirliğin, muhteşem enerjisinin yavaş yavaş yok edilmeye çalışıldığını düşünüyorum, çok üzülüyor, çok etkileniyorum. Çok mezhebin, çok dinin dostça, kardeşçe yaşadığı ve kimsenin kimseyi ötekileştirmediği topraklarımız. Sadece bir şehir yok olmadı. Bir kültür, yaşam, binlerce yıllık gelenekler, yüzlerce yıllık binalar yok oldu. Binaları yapsanız bile bu ruh nasıl dirilecek bilemiyorum. Herkes savruldu. Yaşam sustu. Bir kadının özgürce ve rahatsız edilmeden yaşadığı, sanatını yapabildiği, yargılanmadığı bir topraktı Antiochenia… Anadolu’nun ilk camisi, ilk kiliseleri, havraları ile her dinden, her mezhepten insana ANA olan Antiochenia.
Toprağa verdiklerimiz olduğu gibi cenazelerine dahi ulaşamadığımız canlarımız oldu. Yaşayanlar dağıldı, birbirimizden koptuk. Düşünmek çok acı. Sesler, yüzler gözümüzün önünden gitmiyor. Geride bırakmak zorunda olduğumuz sadece yitirdiğimiz mal, araba vs. değildi. Hepimizin yaşamı söndü.
Cennetin Hediyesi Antakya’nın birliğini anlatan bir çalışma olduğundan yeniden bir araya gelebilmeyi, şehrimin yeniden dirilmesini arzuluyorum. Tüm Antakya o ağacın içinde. Sevgisi, acısı, hüznü ve coşkusu ile. Kaybolan geçmişimize köprü olmasını ümit ediyorum. Mimari yapı kayboldu, yeniden yapılsa da eskisi gibi olmayacak. Antakya’nın insan mozaiğini anlatan bu eser umuyorum Antakya’nın yeniden aynı insan mozaiğine dönmesinde simge olur.
Eserinizin enkazdan çıkarılmasının ardından yaptığınız değişikliklerle depremde kaybettiklerinizi anmışsınız. Eser önceden ne anlatmak istiyordu, bugün baktığımızda bize ne anlatıyor?
Hayatımdaki insanların %80’i, kentim, geçmişim, sokak hayvanlarım dahi yok oldu. Bir kentin ölümüne şahit oldum. Eserin deprem ertesi tadilatında benim hayatıma dokunan tüm insanları anmak istedim.
Eser önceden Antakya’nın coşkusunu, barışını, huzurunu anlatırken, çatışma olmadan yaşanabilir bir kent olduğunu anlatırken, bugün yaptığım onarımlarla kalbimdeki acıyı da eklemiş oldum. Yine birliğin simgesi zeytin ağacı ama kandan gözyaşları kondu dallarına. Dimdik ayakta ama birliği eksildi.
Üç Boyutlu Mozaik, Rüyalar ve İzmir
Üç boyutlu mozaik sanatını Türkiye’de bir ilke dönüştürdünüz. Gelecekte bu sanatı nasıl bir noktada görüyorsunuz?
Evet, bu çok heyecan ve onur verici bir durum. Üç boyutlu mozaik derken bile yüreğim gibi yüzüme de gülümseme yayılıyor. İlk yaptığım üç boyutlu mozaiğin güvercin olması da ayrı manidar. Ruhumdan ülkeme kanatlanan bir sanat oldu. O güvercin dünyayı dolaşacak inşallah. Bu bağlamda dünyanın farklı yerlerinde üç boyutlu mozaiklerimi hem sergilemek hem kalıcı kamusal alan ürünleri yapmayı çok isterim. Çok büyük çalışmalar yapmayı da çok seviyorum. Çok kez duvar, mekân, zemin çalışmaları da yaptım.
Rüyalarınızdan ilham alıyormuşsunuz? Bu hep böyle miydi? Rüyalarınızı ne zaman sanatla anlatmaya başladınız?
Zeytin ağacı rüyama geldi. Birkaç yerde anlatmış olabilirim. Benden Antakya’yı anlatan bir çalışma istendiğinde hem sorumluluğunun yükü hem de farklı anlatımıyla ne olması gerektiği üzerinde aylarca düşünmüştüm. Herkesin çalıştığı Antakya sembollerinden farklı olmalıydı. Hüzne battığım bir gün eski sokaklarda gezip sokaklarla, duvarlarla konuşup atölyeme döndüm ve gündüz vakti uykuya dalmışım. Çok büyük yemyeşil bir tepede rüzgârın hafifliğiyle salınan muazzam bir zeytin ağacı gördüm. Rüzgârın da etkisiyle muhteşem bir melodi ile şarkı söylüyordu. Ağaca vardığımda yanında bir sanduka ve beyazlar içinde bir kadın ile rastlaşıyorum. Kadın ile zeytinin konuşmalarını görüyor, ne dediklerini duyamıyorum. Kadının saçları zeytinin dallarına karışıyor, huzurla uçuşuyor. Uyandığımda gerçekliğimi sorgular buldum kendimi. Başka bir boyuta gidip dönmüş gibiydim. O an anladım ki Antakya’yı anlatacağım şey zeytin ağacıydı. Tüm kutsal metinlerde geçen, tüm semavi dinlerde yeri özel, ulu, ölmez, kadim anıt zeytin ağacı. Eserim de o rüyada gördüğüm ağacın mozaiğe düşmüş hâli.
Zeytin ağacından sonra rüyalarıma giren yüzler, motifler, hatta Şahmeran ve diğerleri sanatıma ilham oldu. Gördüklerimi çizip mozaiğe dökmeye başladım.
Deprem sonrası İzmir'e yerleşmek sizin için nasıl bir dönüşüm oldu? Antakya ve İzmir farklı olsa gerek. İzmir’in kokusu sanatınıza nasıl yansıdı?
Deprem sonrası İzmir'e yerleşmek çok zordu. Ama müthiş bir dönüşüm süreci de başlamış oldu. İlk önce Seferihisar’a sürüklendim. Zeytin ağaçlarına olan tutkumu bilen candaşlar beni Teos Antik Kenti’ne götürmek istediler. Antik kentte pek çok yaşlı ağaçtan bahsediyorlardı. Antakya’dan yeni gelmiştim ve acılarım çok tazeydi. İçimde bastırdığım tüm duygular o gün Teos’a gitmemi bekliyormuş meğer. İlkbahardı ve hafif esen meltemle beraber Teos'taki tüm yaşlı ve bilge ağaçlara dokuna dokuna dolaşıp müthiş bir ağacın önünde durduk. “Bu da bizim kadim bilge Umay anamız” dediklerinde sanki ağaca aktım. Sanki Umay nine beni sardı sarmaladı. Hayranlıkla bakıp saçlarımızı rüzgâra saldık beraber. Sonra sarıldım ve saatlerce ağladım. Tüm deprem ertesi süreçte tek gözyaşı dökmeyen, sadece mücadele eden ben o gövdeye sarılıp saatlerce ağladım. İçimdeki tüm o birikmiş acı, çığlık, öfke, ne varsa o bin yıllık zeytin ağacının dibinde aktı gitti. İlaç oldu, merhem oldu. Dönüşüm işte tam da o an başladı. İzmir beni şifalandırmak istiyordu. Doğasıyla, kokusuyla, insanıyla, bana getirdiği yeni ruhlarla şifalandırıyor.
İzmir’in kokusu sanatımı şahlandırdı. Coşturdu. Çünkü İzmir’de de memleketimin kokusu vardı. Narenciye, zeytin, ılıman iklim, insanının kabulü, dahası hasreti ve hüznü. Hasret ve hüzün. Bu kent vaktinde o kadar çok kırık kalbi kabul edip mübadillere kucak açmıştı ki beni de bağrına bastı.
Eserin Hikâyesi, Sergiler ve Yeni Projeler
Guinness Rekorlar Kitabı'na başvurmuşsunuz. Bu süreç sizin için nasıl bir deneyimdi?
Evet, Guinness Rekorlar Kitabı'na başvurmuştum. Ama bu depreme o kadar yakın bir tarihteydi ki odağımdan tamamen çıktı diyebilirim. Bu başvuru için adım atmaya hazırlandığımız bir anda depremi yaşadık. Ve bu iki yıl içinde zaman zaman hatırlayamadığım anlar da dâhil olmak üzere çok farklı, sıkıntılı bir süreç yaşadım. Dolayısıyla bugün için bu girişimin bir anlamı yok yüreğimde. Bugünkü bakışım farklı pencerelerde.
Sizce bir sanat eserini “büyük” ya da “unutulmaz” yapan şey nedir? “Cennetin Hediyesi” bu bağlamda nasıl bir yere oturuyor?
Sanat eserinin yaşanmışlığı ve hikâyesi olmalı. Hikâyesinin olması o eseri daha büyük ve kıymetli kılıyor. Cennetin Hediyesi bu bağlamda çok önemli bir yerde. Tüm Antakya onun içerisinde, pek çok nefes, pek çok ses onun içerisinde, yıkım, diriliş ve varoluş da onun içerisinde.
Şu anda “Cennetin Hediyesi” İzmir Selçuk'ta sergileniyor. Ayrıca, “Mozaiğin Düşü” serginiz Kuşadası’nda devam ediyor. Bu sergiler hakkında söylemek istediğiniz bir şeyler olur mu?
Evet, şimdilik Cennetin Hediyesi İzmir Selçuk'ta sergileniyor. Yolculuğu nereye devam edecek göreceğiz.
Ocak ayında Kuşadası’nda özel kişisel bir sergi açılışımız oldu.
Sergimin yapıldığı müze galeri de çok hoş ve özel bir yer. Katılım ve ilgi çok yüksekti, bu beni gerçekten çok heyecanlandırdı. Farklı illerden, farklı ilçelerden çokça sanatsever ziyaret etti. Mozaikle ilk tanışanlar ya da mozaik sanatını bilip özel ilgi gösterenler ya da beni tanımak isteyenler sergimi hiç boş bırakmadı. Gençler ve çocukların farkındalıkla inceledikleri eserler ve sordukları sorular bende yeniden gençlerden ve çocuklardan ne çok şey öğreneceğimiz duygusunu perçinledi. 10 Ocak’ta başlayan sergim 1 Şubat’a dek devam edecek.
İstanbul’da tamamen üç boyutlu eserlerinizden oluşacak bir sergi hazırlığında olduğunuzu söylediniz. Bu sergide nasıl bir hikâye anlatmayı istiyorsunuz? Hem kendi hikâyenizi hem de eserinizin hikâyesini topluma aktarmak adına yeni projeleriniz var mı?
Bir dönem İstanbul’da da atölyem ve çalışmalarım oldu. İstanbul’da Beyoğlu Belediyesinin karma sergisine katıldım. Şu an hazırlıklarım İstanbul’da üç boyutlu mozaiklerimden oluşan kişisel bir sergi açmak üzerine. Galeri görüşmelerim devam ediyor. Üç boyutlu mozaiğin İstanbul’da geniş kitlelere ulaşması hem sanatım hem mozaik için ilgi çekici olacaktır. Elbette Cennetin Hediyesi’nin de İstanbul’da kalplerle buluşması da çok arzuladığım bir şey.
Bu sergi için düşüncem Antakya’mı anlatan eserlerimin olması. Antakya temalı ve doğadaki ayrıntılar üzerine çalışmalar hazırlıyorum.
Yakın ve uzak gelecekte hikâyemin paylaşımı için elbette projeler düşünüyorum. Öncelikle Antakyalı bir kadın sanatçı olarak eserlerimin geniş kitlelere ulaşması için haber, söyleşi, sergi çalışmalarını sürdürmek. Akabinde Antakya depremi gibi bir felaketin içinden geçip var olma savaşında dik duran bir sanatçı olarak hikâyemle rol model olabilmek. Ne felç geçiren Kahlo resim yapmaktan ne işitme yetisini yitiren Beethoven müzik yapmaktan vazgeçti. Bunlar çok bilinen örnekler. Maddi ya da manevi kayıpların yeni doğuşlara gebe olduğunun örneği olarak bile sanatımın tanınması kırık kalplere umut olacaktır. Sanat ile hayat ve sanata dair izler bırakmak. Sanatı ışık yapmak.
Yerel yönetimlerle yapmak istediğim farklı projelerim de olacak. Ulusal ve uluslararası şehirlerde mozaik izler bırakma düşüm de var.
Sanat daima iyileştiren, geliştiren ve dönüştüren bir dünya. Ben sanatıma tutkuyla, aşkla bağlıyım. Yaşadığımız korkunç acıdan beni çekip çıkartan, hayata yeniden gülümseten mozaik sanatıma daha uzun yıllar hizmet etmeyi umuyorum. Depremin acısı belki yaşadığım sürece sızlatacak kalbimi ama mozaik sanatım beni daima canlı, yaşam dolu tutacak.

Bu söyleşi ilk olarak T24'te yayımlandı. Söyleşi: Sümeyra Gümrah, 3 Şubat 2025.
BENZER YAZILAR




