Menel Hüzmeli

MENU

Haberler

•

•

12 dk okuma

Cennetin Hediyesi: Taşın Hafızası, Ruhun Direnişi

Menel Hüzmeli, Cennetin Hediyesi zeytin ağacı mozaiğinin önünde

Mozaikle Başlayan Yolculuk ve Cennetin Hediyesi

Mozaik sanatına ilginizin genç yaşta başladığını biliyorum. O ilk gördüğünüz kadın silueti size neler hissettirdi? Bu ilgi, sizi bugünlere taşırken nasıl bir yolculuğa dönüştü? Ülkemize üç boyutlu mozaik sanatını kazandıran ilk sanatçı olmak nasıl bir his?

Mozaik sanatına ilgim çok küçük yaşlarda başladı. Babaannemle Antakya’da yaptığım bir gezi sırasında yerde gördüğüm mozaik kadın silueti beni çok etkilemiş ve eğilip dokunduğumda çok heyecanlanmıştım. Baktığım şeyin ne olduğunu tam da anlayamamıştım. Resim değildi ama resim kadar büyüleyici idi. Ayrıntılardan oluşan bakışlar, gözler zihnime öyle kazınmıştı ki bugün bile gözümün önündedir. Sanırım ayrıntıdaki bütünlüğe olan hayranlığım o yaşta ortaya çıkmaya başladı. Üstelik çalışmanın bir kısmı toprağın altındaydı, eşeleyince devamı da gözüküyordu. Bu ilgi beni bambaşka bir yerlere götürdü. Hayal dünyamın ne renkli ve büyük olduğunu gösterdi. Evrildi, bugünlere geldi.

Üç boyutlu mozaik ise benim sanatımdaki mihenk taşı oldu. İki boyutlu mozaik yapmanın elbette büyüleyici yanı var ama bana yetmiyordu. Replikaları çalışmak elbette kıymetli ama onlar onları yapan orijinal ellere sahiplerdi ve ben sadece onları taklit ederek sanatımda yeni bir şey yapamazdım. Resim, çizim yeteneğim zaten benden taşan bir yeti. Karakalem çalışmalarım zaten vardı. Bugün de bu çalışmaları sürdürüyorum. Akabinde kendi desenlerim, kendi hayal dünyam, kendi çizimlerim sanatıma yansıdı. Ama asıl sıçrayış üç boyutlu mozaik çalışmalarım ile geldi. Oğluma yaptığım ilk üç boyutlu siyah güvercin çalışmamın canlandığı, kuşun uçup kanatlandığı hissi ile ruhum da üç boyuta aktı.

“Cennetin Hediyesi” eserinizde zeytin ağacını sembol olarak seçmişsiniz. Zeytin ağacı sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Antakya'nın kimliğindeki yeri nedir?

Cennetin Hediyesi bana gerçekten Cennetin Hediyesi oldu. Ruhumun yıllarca buna hazırlandığını, zihnimde yeşerttiğimi şimdi hissediyorum. Zeytin ağacı benim için özellikle çok özel. Bana hep topraklarımızda yaşayan yaşlı ve bilge kadınları çağrıştırmıştır. Sözlü kültürü aktaran, kadim bilgiyi torunlara, çocuklara akıtan kadınlar gibiydi zeytin ağacı. Ve tam da Antakya’dır zeytin ağacı. Oradaki o çok kültürlü ve binlerce yıla uzanan barışçıl, yapıcı yaşam, insan ilişkilerindeki yalın ve koşulsuz sevgi, çocukluğumuz, kokular, sofralar, hepsi zeytin ağaçlarının bütünlüğündedir. Yağıyla, meyvesiyle, dokusu ve varlığı ile zeytin ağacı Antakya kimliğinin ta kendisidir.

Eserinizde bordo yapraklarla verdiğiniz mesaj çok güçlü. Sanatın iyileştirici gücü hakkında ne düşünüyorsunuz? Eseriniz, afet sonrası topluma nasıl bir mesaj veriyor?

Eserdeki bordo yapraklar aslında ağacın kanayan yerleri. Hâlâ da kanamakta olan yerleri demek daha doğru. Temsilen yapıldı aslında. Eseri aylar sonra enkazdan çıkardığımızda kenarlarının hasar alıp bütünlük kaybı yaşadığını gördüm. Gelincikler dökülmüştü ve zeytin yaprakları da kırıktı. Antakya’nın kanayan yarası adına yaptığım düzenlemeler oldu. Kanayan kalbimizi anlatıyor.

Deprem süreci de yıkım süreci de beni çok zorluyor. Anlatmak için bile hâlâ üstesinden gelmeye çalışıyorum. O anlarda yaramızın ne denli büyük olduğunu hissetmedik. Tıpkı fiziksel yaranın ilk anda sizde his uyandırmaması gibi. Çok fazla ölü gördüm, ölüm kokusunu duydum, şehrimin öldüğünü, çürüdüğünü gördüm. Yasımı tutamadım. Yas tutacak zamanımız yoktu. Cenazelerimizi kaldırmak, tabii ulaşabildiklerimizi, karnımızı doyurmak ve korkunç soğukta barınmak gibi birinci derecede hayati ihtiyaçları karşılamak zorundaydık. Toparlanmak zorundaydık. Yas tutmaya değil hayata tutunmaya mecbur ediyor yaşam sizi. Bunu yaşamayana anlatmak inanın sanıldığından da imkânsız. İnsanların ekranda gördükleri ile bizim yaşayıp gördüğümüz şeyler bambaşka. Siz yıkılmış bina görüyorsunuz. Ne koku, ne parçalanmış sevdikleriniz, ne soğuk, ne çaresizlik ekrana yansıyor. Ama yaşama tutunacak bir sebep yaratıyor sistem. Ben sanatımla yeniden var oldum, sanatıma tutundum. Taşların yaşayan enerjileri ile onlara can verdiğimi hissettiğimde bana ne kadar iyi geldiğini fark ettim. Taşa dönüşen kentimi taşlara ruh katarak sanki inşa ediyordum. Sanatın muazzam iyileştiriciliğini deneyimleyerek var oldum.

Eserim ve ben acaba böyle bir sembol olacağını, böyle bir misyon üstleneceğini biliyor muyduk, bilemiyorum. Belki ruhum bunu bildiği için bir yıl bu ağacı inşa ettim. Eserimin verdiği mesaj, her zaman her yerde söylediğim gibi, tıpkı bir zeytin ağacı gibi olmalıyız. Olgun, mantıklı, verimli, dimdik, güçlü ve ayakta. Her fırtınaya, her afete rağmen meyvesini vermekten vazgeçemeyen zeytin gibi olmalıyız. Yıkımın yaratımındaki gücü simgeliyor olsa gerek.

Tadilatını yaptığım her yaprağı kaybettiğim akrabalarıma, arkadaşlarıma, dostlarıma, öğrencilerime ithafen yaptım. Sesleri, nefesleri, gülüşleri, anıları o kırmızı yapraklarda yaşıyor. Nasıl ki ağaç tüm Antakya’yı anlatıyor, o kırmızı yapraklar da tüm Antakyalıların acılarına sessiz selam ediyor.

Doğal taşlar üzerinde ve boya kullanmadan çalışıyorsunuz. Bu malzemeleri bulma, seçme ve işleme sürecinizi anlatır mısınız? Bu noktada sizi şaşırtan, unutamadığınız anınız var mı?

Evet, ben doğal taş kullanmayı tercih ediyorum. Rengi, dokusu, nefesi kendinden. Yaşayan taş diyorum ben onlara. Doğanın bizim için boyayıp hazırladığı taşlar. Çok başlarda önce doğadan ve Asi Nehri’nin çevresindeki bazı köylerden toplayıcılık yaparak atölyemde eserlere çeviriyordum. Eserlerim arttıkça topladığım taşlar yetmemeye başladı elbette. Mermer fabrikaları ile çalışmaya başladım. Yöremizden ya da Türkiye ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen doğal taşları işlemeye başladım. İlk yaşadığım şaşkınlığı paylaşmak isterim. Yeşil taşa ulaşamıyorduk bir dönem. Hiçbir tonda yeşil taş ne Türkiye içinde ne yurt dışında bulunuyordu. Gel zaman git zaman bir parça yeşil taş bulduğumda çok sevinmiştim renk koyuluğuna bakmaksızın. Baktım yontamıyorum, çok sert. Muhteviyatı hakkında da bir bilgim yoktu. Granit olduğunu fark ettiğimde mermer fabrikasında kestirerek kullanmaya başladım. Kerpetenle ilk kez yeşil taşı çalışırken kıvılcımlar saçtığında çok şaşırmıştım. Granitin gücüyle açığa çıkan enerji beni ayrı hayrete düşürmüştü. İnatla ve tüm gücümle gece boyu granitleri yontmuştum. Granitin gücü, ateşin büyüleyiciliği, rengin sıcaklığı beni başka dünyalara taşımıştı.

Antakya’nın Hafızası ve Deprem Sonrası

Deprem doğal olarak hayatınızı etkiledi ve bu da sanatınıza yansıdı elbette… Buradan baktığınızda 6 Şubat’tan önceki size ne söylemek isterdiniz?

6 Şubat’tan önceki Menel’e o kadar çok şey söylemek isterdim ki…

Etkilendik demek çok eksik olur. Hayatımız altüst oldu. Hayatımız kalmadı. Atölyeme yurt dışından ve yurt içinden çok ziyaretçim olurdu. Atölyem eski Antakya’nın merkez çarşısının içindeydi. Çaprazımızda cami, yanımda türbe, az ileride havra, hemen yanında kilise bulunurdu. Affan ya da eski adıyla Epifanya olan mahalle, Antiochenia’nın (Roma’nın üçüncü büyük kenti) en büyük mahallesiydi. Antakya’nın kalbiydi. Muhteşem canlılığın, enerjinin olduğu Herod Caddesi’ndeki (Kurtuluş Caddesi) atölyemde misafirlerimle Antakya kahvesi içip, mozaik çalışmaları yapıp, eski Antakya’yı gezdirirdim ve gezdirirken Antakya’nın geçmişte 7 kez yıkılıp nasıl yeniden var olduğunu anlatırdım. 8. yıkımın kalbinde olacağım, bu kıyamet, ölsem aklıma gelmezdi.

Yürüdüğüm yollar, dokunduğum binlerce yıllık duvarlar, neşenin, sevginin yankılandığı kahveler, sofralar, insanlar… Yıkımdan sonra ne basit söylediğimi fark ettim. Şu andan o günkü Menel’e “Toprağına daha çok vakit ayır, daha çok hisset, daha çok sev” demek isterdim sanırım.

Kişiselden çıkıp genele gidelim. Antakya'nın yaşadığı yıkım, kültürel miras ve insan hikâyeleri açısından sizde nasıl bir etki bıraktı? Sizce “Cennetin Hediyesi”, Antakya'nın kaybolan geçmişine nasıl bir köprü olabilir?

Çok yıkıcı. Ruhum paramparça. Antakya’nın özü olan birliğin, dirliğin, muhteşem enerjisinin yavaş yavaş yok edilmeye çalışıldığını düşünüyorum, çok üzülüyor, çok etkileniyorum. Çok mezhebin, çok dinin dostça, kardeşçe yaşadığı ve kimsenin kimseyi ötekileştirmediği topraklarımız. Sadece bir şehir yok olmadı. Bir kültür, yaşam, binlerce yıllık gelenekler, yüzlerce yıllık binalar yok oldu. Binaları yapsanız bile bu ruh nasıl dirilecek bilemiyorum. Herkes savruldu. Yaşam sustu. Bir kadının özgürce ve rahatsız edilmeden yaşadığı, sanatını yapabildiği, yargılanmadığı bir topraktı Antiochenia… Anadolu’nun ilk camisi, ilk kiliseleri, havraları ile her dinden, her mezhepten insana ANA olan Antiochenia.

Toprağa verdiklerimiz olduğu gibi cenazelerine dahi ulaşamadığımız canlarımız oldu. Yaşayanlar dağıldı, birbirimizden koptuk. Düşünmek çok acı. Sesler, yüzler gözümüzün önünden gitmiyor. Geride bırakmak zorunda olduğumuz sadece yitirdiğimiz mal, araba vs. değildi. Hepimizin yaşamı söndü.

Cennetin Hediyesi Antakya’nın birliğini anlatan bir çalışma olduğundan yeniden bir araya gelebilmeyi, şehrimin yeniden dirilmesini arzuluyorum. Tüm Antakya o ağacın içinde. Sevgisi, acısı, hüznü ve coşkusu ile. Kaybolan geçmişimize köprü olmasını ümit ediyorum. Mimari yapı kayboldu, yeniden yapılsa da eskisi gibi olmayacak. Antakya’nın insan mozaiğini anlatan bu eser umuyorum Antakya’nın yeniden aynı insan mozaiğine dönmesinde simge olur.

Eserinizin enkazdan çıkarılmasının ardından yaptığınız değişikliklerle depremde kaybettiklerinizi anmışsınız. Eser önceden ne anlatmak istiyordu, bugün baktığımızda bize ne anlatıyor?

Hayatımdaki insanların %80’i, kentim, geçmişim, sokak hayvanlarım dahi yok oldu. Bir kentin ölümüne şahit oldum. Eserin deprem ertesi tadilatında benim hayatıma dokunan tüm insanları anmak istedim.

Eser önceden Antakya’nın coşkusunu, barışını, huzurunu anlatırken, çatışma olmadan yaşanabilir bir kent olduğunu anlatırken, bugün yaptığım onarımlarla kalbimdeki acıyı da eklemiş oldum. Yine birliğin simgesi zeytin ağacı ama kandan gözyaşları kondu dallarına. Dimdik ayakta ama birliği eksildi.

Üç Boyutlu Mozaik, Rüyalar ve İzmir

Üç boyutlu mozaik sanatını Türkiye’de bir ilke dönüştürdünüz. Gelecekte bu sanatı nasıl bir noktada görüyorsunuz?

Evet, bu çok heyecan ve onur verici bir durum. Üç boyutlu mozaik derken bile yüreğim gibi yüzüme de gülümseme yayılıyor. İlk yaptığım üç boyutlu mozaiğin güvercin olması da ayrı manidar. Ruhumdan ülkeme kanatlanan bir sanat oldu. O güvercin dünyayı dolaşacak inşallah. Bu bağlamda dünyanın farklı yerlerinde üç boyutlu mozaiklerimi hem sergilemek hem kalıcı kamusal alan ürünleri yapmayı çok isterim. Çok büyük çalışmalar yapmayı da çok seviyorum. Çok kez duvar, mekân, zemin çalışmaları da yaptım.

Rüyalarınızdan ilham alıyormuşsunuz? Bu hep böyle miydi? Rüyalarınızı ne zaman sanatla anlatmaya başladınız?

Zeytin ağacı rüyama geldi. Birkaç yerde anlatmış olabilirim. Benden Antakya’yı anlatan bir çalışma istendiğinde hem sorumluluğunun yükü hem de farklı anlatımıyla ne olması gerektiği üzerinde aylarca düşünmüştüm. Herkesin çalıştığı Antakya sembollerinden farklı olmalıydı. Hüzne battığım bir gün eski sokaklarda gezip sokaklarla, duvarlarla konuşup atölyeme döndüm ve gündüz vakti uykuya dalmışım. Çok büyük yemyeşil bir tepede rüzgârın hafifliğiyle salınan muazzam bir zeytin ağacı gördüm. Rüzgârın da etkisiyle muhteşem bir melodi ile şarkı söylüyordu. Ağaca vardığımda yanında bir sanduka ve beyazlar içinde bir kadın ile rastlaşıyorum. Kadın ile zeytinin konuşmalarını görüyor, ne dediklerini duyamıyorum. Kadının saçları zeytinin dallarına karışıyor, huzurla uçuşuyor. Uyandığımda gerçekliğimi sorgular buldum kendimi. Başka bir boyuta gidip dönmüş gibiydim. O an anladım ki Antakya’yı anlatacağım şey zeytin ağacıydı. Tüm kutsal metinlerde geçen, tüm semavi dinlerde yeri özel, ulu, ölmez, kadim anıt zeytin ağacı. Eserim de o rüyada gördüğüm ağacın mozaiğe düşmüş hâli.

Zeytin ağacından sonra rüyalarıma giren yüzler, motifler, hatta Şahmeran ve diğerleri sanatıma ilham oldu. Gördüklerimi çizip mozaiğe dökmeye başladım.

Deprem sonrası İzmir'e yerleşmek sizin için nasıl bir dönüşüm oldu? Antakya ve İzmir farklı olsa gerek. İzmir’in kokusu sanatınıza nasıl yansıdı?

Deprem sonrası İzmir'e yerleşmek çok zordu. Ama müthiş bir dönüşüm süreci de başlamış oldu. İlk önce Seferihisar’a sürüklendim. Zeytin ağaçlarına olan tutkumu bilen candaşlar beni Teos Antik Kenti’ne götürmek istediler. Antik kentte pek çok yaşlı ağaçtan bahsediyorlardı. Antakya’dan yeni gelmiştim ve acılarım çok tazeydi. İçimde bastırdığım tüm duygular o gün Teos’a gitmemi bekliyormuş meğer. İlkbahardı ve hafif esen meltemle beraber Teos'taki tüm yaşlı ve bilge ağaçlara dokuna dokuna dolaşıp müthiş bir ağacın önünde durduk. “Bu da bizim kadim bilge Umay anamız” dediklerinde sanki ağaca aktım. Sanki Umay nine beni sardı sarmaladı. Hayranlıkla bakıp saçlarımızı rüzgâra saldık beraber. Sonra sarıldım ve saatlerce ağladım. Tüm deprem ertesi süreçte tek gözyaşı dökmeyen, sadece mücadele eden ben o gövdeye sarılıp saatlerce ağladım. İçimdeki tüm o birikmiş acı, çığlık, öfke, ne varsa o bin yıllık zeytin ağacının dibinde aktı gitti. İlaç oldu, merhem oldu. Dönüşüm işte tam da o an başladı. İzmir beni şifalandırmak istiyordu. Doğasıyla, kokusuyla, insanıyla, bana getirdiği yeni ruhlarla şifalandırıyor.

İzmir’in kokusu sanatımı şahlandırdı. Coşturdu. Çünkü İzmir’de de memleketimin kokusu vardı. Narenciye, zeytin, ılıman iklim, insanının kabulü, dahası hasreti ve hüznü. Hasret ve hüzün. Bu kent vaktinde o kadar çok kırık kalbi kabul edip mübadillere kucak açmıştı ki beni de bağrına bastı.

Eserin Hikâyesi, Sergiler ve Yeni Projeler

Guinness Rekorlar Kitabı'na başvurmuşsunuz. Bu süreç sizin için nasıl bir deneyimdi?

Evet, Guinness Rekorlar Kitabı'na başvurmuştum. Ama bu depreme o kadar yakın bir tarihteydi ki odağımdan tamamen çıktı diyebilirim. Bu başvuru için adım atmaya hazırlandığımız bir anda depremi yaşadık. Ve bu iki yıl içinde zaman zaman hatırlayamadığım anlar da dâhil olmak üzere çok farklı, sıkıntılı bir süreç yaşadım. Dolayısıyla bugün için bu girişimin bir anlamı yok yüreğimde. Bugünkü bakışım farklı pencerelerde.

Sizce bir sanat eserini “büyük” ya da “unutulmaz” yapan şey nedir? “Cennetin Hediyesi” bu bağlamda nasıl bir yere oturuyor?

Sanat eserinin yaşanmışlığı ve hikâyesi olmalı. Hikâyesinin olması o eseri daha büyük ve kıymetli kılıyor. Cennetin Hediyesi bu bağlamda çok önemli bir yerde. Tüm Antakya onun içerisinde, pek çok nefes, pek çok ses onun içerisinde, yıkım, diriliş ve varoluş da onun içerisinde.

Şu anda “Cennetin Hediyesi” İzmir Selçuk'ta sergileniyor. Ayrıca, “Mozaiğin Düşü” serginiz Kuşadası’nda devam ediyor. Bu sergiler hakkında söylemek istediğiniz bir şeyler olur mu?

Evet, şimdilik Cennetin Hediyesi İzmir Selçuk'ta sergileniyor. Yolculuğu nereye devam edecek göreceğiz.

Ocak ayında Kuşadası’nda özel kişisel bir sergi açılışımız oldu.

Sergimin yapıldığı müze galeri de çok hoş ve özel bir yer. Katılım ve ilgi çok yüksekti, bu beni gerçekten çok heyecanlandırdı. Farklı illerden, farklı ilçelerden çokça sanatsever ziyaret etti. Mozaikle ilk tanışanlar ya da mozaik sanatını bilip özel ilgi gösterenler ya da beni tanımak isteyenler sergimi hiç boş bırakmadı. Gençler ve çocukların farkındalıkla inceledikleri eserler ve sordukları sorular bende yeniden gençlerden ve çocuklardan ne çok şey öğreneceğimiz duygusunu perçinledi. 10 Ocak’ta başlayan sergim 1 Şubat’a dek devam edecek.

İstanbul’da tamamen üç boyutlu eserlerinizden oluşacak bir sergi hazırlığında olduğunuzu söylediniz. Bu sergide nasıl bir hikâye anlatmayı istiyorsunuz? Hem kendi hikâyenizi hem de eserinizin hikâyesini topluma aktarmak adına yeni projeleriniz var mı?

Bir dönem İstanbul’da da atölyem ve çalışmalarım oldu. İstanbul’da Beyoğlu Belediyesinin karma sergisine katıldım. Şu an hazırlıklarım İstanbul’da üç boyutlu mozaiklerimden oluşan kişisel bir sergi açmak üzerine. Galeri görüşmelerim devam ediyor. Üç boyutlu mozaiğin İstanbul’da geniş kitlelere ulaşması hem sanatım hem mozaik için ilgi çekici olacaktır. Elbette Cennetin Hediyesi’nin de İstanbul’da kalplerle buluşması da çok arzuladığım bir şey.

Bu sergi için düşüncem Antakya’mı anlatan eserlerimin olması. Antakya temalı ve doğadaki ayrıntılar üzerine çalışmalar hazırlıyorum.

Yakın ve uzak gelecekte hikâyemin paylaşımı için elbette projeler düşünüyorum. Öncelikle Antakyalı bir kadın sanatçı olarak eserlerimin geniş kitlelere ulaşması için haber, söyleşi, sergi çalışmalarını sürdürmek. Akabinde Antakya depremi gibi bir felaketin içinden geçip var olma savaşında dik duran bir sanatçı olarak hikâyemle rol model olabilmek. Ne felç geçiren Kahlo resim yapmaktan ne işitme yetisini yitiren Beethoven müzik yapmaktan vazgeçti. Bunlar çok bilinen örnekler. Maddi ya da manevi kayıpların yeni doğuşlara gebe olduğunun örneği olarak bile sanatımın tanınması kırık kalplere umut olacaktır. Sanat ile hayat ve sanata dair izler bırakmak. Sanatı ışık yapmak.

Yerel yönetimlerle yapmak istediğim farklı projelerim de olacak. Ulusal ve uluslararası şehirlerde mozaik izler bırakma düşüm de var.

Sanat daima iyileştiren, geliştiren ve dönüştüren bir dünya. Ben sanatıma tutkuyla, aşkla bağlıyım. Yaşadığımız korkunç acıdan beni çekip çıkartan, hayata yeniden gülümseten mozaik sanatıma daha uzun yıllar hizmet etmeyi umuyorum. Depremin acısı belki yaşadığım sürece sızlatacak kalbimi ama mozaik sanatım beni daima canlı, yaşam dolu tutacak.

T24'te yayımlanan söyleşinin telefon ekranındaki görünümü

Bu söyleşi ilk olarak T24'te yayımlandı. Söyleşi: Sümeyra Gümrah, 3 Şubat 2025.

BENZER YAZILAR

Mozaik

Mozaik Nedir? Taşın Binlerce Yıllık Hikâyesi

Atölyemde elime aldığım her bir taş parçası, bana insanlığın ilk adımlarını ve toprağın kadim hafızasını fısıldar. Sanatıma sevdalanan dostların ve atölyemin kapısından içeri giren ziyaretçilerin bana en sık sorduğu o derin soruyla başlar yolculuğum:
Hakikatte mozaik nedir ve bu renkli taşlar bize ne anlatmak ister?

Latince "musivum opus" ifadesinden türeyen bu zanaat, doğanın farklı renk ve dokudaki parçalarının bir araya gelerek tek bir ruha kavuşmasıdır. Taşın sertliğinin insanın sabrıyla yumuşadığı, zamana meydan okuyan ve mekânı ahenkle dönüştüren bir görsel şiirdir mozaik sanatı.

Benim için mozaik, yalnızca taşları bir düzlem üzerine dizmek değil; toprağın ve zamanın katmanları arasında sessiz bir sohbete durmaktır. Ellerimle biçimlendirdiğim her küçük tessera, geçmişin derin izlerini bugünün ışığıyla buluşturan bir hafıza kırıntısı gibidir. Çocukluğumdan beri taşların kokusunu içime çekerek büyüdüm ve Antakya'nın o büyülü sokaklarında taşın dile geldiğine şahit oldum. Bu yüzden bir mozaik panosuna baktığımda, orada sadece renkli bir desen değil, yüzyıllar ötesinden bize ulaşan sıcak bir insan nefesi görürüm.

Taşın İlk Fısıltısı

İnsanlığın taşla kurduğu bu estetik bağın ilk ne zaman yeşerdiğini tam olarak bilmek elbette güçtür. Ancak arkeolojik bulgular, bizi Mezopotamya'nın sıcak ve cömert topraklarına, eski bir Sümer kenti olan Uruk yani Warka sarayının heybetli duvarlarına kadar götürür.

Antik Mezopotamya'dan figürlü kakma pano

MÖ yaklaşık 3100 yıllarına tarihlenen bu en erken örneklerde, pişmiş topraktan yapılmış küçük konik parçaların birleşimiyle büyüleyici yüzeyler oluşturulmuştur. Kırmızı, beyaz ve siyah renklerde planlanan bu pişmiş toprak koniler, birbiri ardına devam eden zikzaklar ve eşkenar dörtgen motifleriyle duvarlara ilk ritmini vermiştir.

Yolculuk sadece Mezopotamya ile sınırlı kalmaz; ezber bozan bir başka antik mozaik durağı ise Türkmenistan'daki Gonurtepe ören yeridir. MÖ 2500 ile 1500 yıllarına tarihlenen bu yerleşimde bulunan eserler, dönemin alışılmış mozaik tekniğinin çok ötesinde bir işçilik ve hayal gücü sunar. Kireç taşı ve fildişi gibi değerli malzemeler kullanılarak "opus sectile" tarzında şekillendirilen insan, yılan ve aslan motifleri mozaik tarihi açısından müthiş bir zenginliktir. Tessera adı verilen minik taşçıklarla örülen bu dikdörtgen kompozisyonlar, taşın sanatçının elinde nasıl bir anlatı aracına dönüştüğünün en somut kanıtıdır.

Çakıl Taşlarından Tessera Sanatına Köklü Yolculuk

Klasik mozaik literatürüne baktığımızda, uzunca bir dönem boyunca mozaiğin temel malzemesinin doğadan olduğu gibi toplanan çakıl taşları olduğu görülür. Anadolu ve Akdeniz coğrafyasında bu tekniğin en zarif örneklerine Tyrins, Gordion, Til-Barsip, Altıntepe ve Aslantaş ören yerlerinde rastlarız. Özellikle Gordion Megaron II yapısında yer alan döşeme, bilinen çakıl taşı mozaik örneklerinin en görkemlileri arasında kabul edilir.

MÖ 8. yüzyılın ortalarına tarihlenen bu özel döşeme, 1952 yılında Amerikalı arkeologlar tarafından ortaya çıkarıldığında mozaik tarihine dair bilinen tüm kabulleri kökten değiştirmiştir.

Zaman nehir gibi aktıkça çakıl taşlarıyla oluşturulan desenler yerini daha karmaşık mitolojik hikâyelere ve detaylı tasvirlere bırakmıştır. MÖ 5. yüzyılın sonlarına tarihlenen Olynthos mozaiklerinde, çakıl taşlarının ritmik dizilimiyle mitolojinin en büyüleyici sahneleri zeminlere resmedilmiştir. Thetis'in Akhilleus'a kutsal silahları getirmesi, Bellerophon'un canavar Khimeira'yı öldürmesi ve Dionysos'un zafer alayları bu zeminlerde ölümsüzleşmiştir. Çakıl taşlarının doğal formları bir süre sonra sanatçıların detay arayışını sınırlayınca taşın kesilerek biçimlendirilmesi fikri doğmuştur.

Olynthos'ta çakıl taşlarıyla döşenmiş antik mozaik zemin

Pella kentindeki mozaikler ise MÖ 3. yüzyıla gelindiğinde tekniğin nasıl geliştiğini net biçimde gözler önüne serer. Artık zeminler çok daha resimsel bir nitelik kazanmış, renk kullanımı çeşitlenmiş ve insan bedenleri gölgeli giysilerle derinleştirilmiştir. Doğal çakılların yetersiz kaldığı detaylarda tessera adı verilen kesme taşlar kullanılmaya başlanmış ve bu yenilik kısa sürede tüm Hellenistik dünyaya yayılmıştır. İşte bu dönüm noktası, mozaiğin bir zemin döşemesinden yüksek bir sanat dalına evrilmesinin en önemli adımı olmuştur.

Pella'da yerinde korunan antik mozaik zeminAslan avı sahnesinin işlendiği antik mozaik

Antakya'nın Taşlarında Yeşeren Anadolu Mozaik Ruhu

Doğup büyüdüğüm ve ruhumu besleyen Antakya, mozaik sanatının dünyadaki en büyük ve en görkemli merkezlerinden biri olmuştur. Roma döneminde kentin kalbi sayılan ve en büyük ticaret bölgelerinden biri olan Epifanya semti, mozaik ustalarının çekiç sesleriyle yankılanırdı.

Antakya'nın kadim topraklarında yontulan her taş, bana Roma'dan Bizans'a uzanan o derin mirasa saygı duymayı öğretti. Taşın sertliğine boyun eğmeden, onu incitmeden şekillendirmek benim için zamanla bir yaşam biçimine dönüştü. Yaşadığım topraklardan aldığım bu köklü ilham ve edindiğim derin tecrübeler, beni zamanla hakkımda merak edilen o özel sanat yolculuğuna sevk etti.

Antik mozaik ustaları nasıl ki o dönemin inançlarını ve yaşamını zeminlere kazıdıysa, ben de kendi duygularımı taşlara aktardım. Antakya'nın büyüleyici atmosferinde edindiğim bu birikim, taşın sadece iki boyutlu bir yüzey kaplaması olmadığını anlamamı sağladı. Kadim ustaların izinden giderken, taşın formunu zenginleştirmek ve ona yeni bir boyut katmak benim sanatımın ana ekseni hâline geldi.

Bin Yıllık Zincirin İçinde Bir Taş Sanatçısı

Bugün Efes Selçuk'taki atölyemde taşları elime aldığımda, Uruk'taki bir ustayla ya da Pella'daki bir mozaik sanatçısıyla aynı lisanı konuştuğumu hissederim. Onlar da binlerce yıl önce tıpkı benim gibi doğanın sunduğu renkli taşlara dokunuyor, ellerindeki çekiç ve örsle aynı heyecanı duyuyorlardı. Mozaik; zamandan, mekândan ve coğrafyadan bağımsız olarak insan ruhunu toprağa mühürleme çabasıdır. Ürettiğim her yapıtta ve şekillendirdiğim her parçada bu binlerce yıllık köklü zincirin mütevazı bir halkası olmaktan gurur duyuyorum.

Geçmişten geleceğe uzanan bu meşakkatli yolda, taşın hafızasını korumak ve onu genç kuşaklara aktarmak benim en büyük sorumluluğumdur. Bir mozaik panosuna dokunduğunuzda, aslında dünyanın milyonlarca yıllık jeolojik geçmişine ve insanoğlunun binlerce yıllık estetik arayışına dokunmuş olursunuz. Taş yontuldukça insan dinginleşir, parçalar sabırla bir araya geldikçe insan ruhu bütünlenir. Ben de taşla olan bu kadim sohbetimi sürdürerek, geçmişin nefesini ürettiğim eserlerim vasıtasıyla yarınlara taşımaya devam ediyorum.

•

5 dk okuma

Mozaik

Üç Boyutlu Mozaik Nedir? Taşın Kazandığı Üçüncü Boyut

Ellerimin arasında duran sert bir taş parçasının bana fısıldadığı ilk şey, onun tek bir düzleme hapsedilemeyecek kadar canlı ve mağrur olduğudur. Yıllarca geleneksel tekniklerle duvarlara ve zeminlere işlediğim taşlar, bir süre sonra benden kendi hacimlerini, kendi gölgelerini ve özgürlüklerini talep etmeye başladı. İşte bu arayışın ve taşın sesine kulak vermenin sonunda doğan ve Türkiye'de bir ilke imza atarak geliştirdiğim üç boyutlu mozaik tekniği, taşın iki boyutlu kalıpları kırıp mekânda heykelsi bir form kazanmasıdır.

Geleneksel anlayışta mozaik, kesilen tesseraların düz bir zemin üzerine dizilmesiyle oluşturulan iki boyutlu bir resim yüzeyinden ibarettir. Oysa benim ellerimde biçimlenen 3 boyutlu mozaik, taşın sadece rengiyle değil; yüksekliği, girintisi, çıkıntısı ve ışıkla kurduğu derin bağ ile var olur. Bu teknik, taşın katman katman yükselerek izleyiciye doğru adım atması, adeta toprağın içinden fışkıran canlı bir uzuv gibi nefes almasıdır.

Antakya'nın rengârenk sokaklarında taşla tanışmam, sanatımdaki bu dönüşümün de temellerini attı. Antakya'nın kadim Epifanya semtindeki atölyemde geçirdiğim yıllar boyunca, geleneksel mozaiği çağdaş formlarla harmanlayarak taşı üçüncü boyuta taşımanın hayalini kurdum.

Yüzeyden Hacme Uzanan Yol ve Üç Boyutlu Mozaik

Taşı iki boyutlu bir düzlemden çıkarıp heykelsi bir derinliğe kavuşturmak, sadece basit bir teknik değişim değil; aynı zamanda taşla kurulan felsefi ilişkinin de dönüşümüdür. İki boyutlu çalışırken taşı bir tuvalin üzerindeki boya damlası gibi düşünürsünüz; yüzey düzdür ve anlatım yalnızca renklerin yan yana gelmesiyle sağlanır. Ancak üç boyutlu mozaik üretirken, taşın kendi kütlesini, dokusunu ve hacmini yapıtın ana unsuru hâline getirmeniz gerekir.

Bu sanatsal dönüşümün temelinde, her bir doğal taşın özgün yapısına hürmet etmek ve onun ışık altında nasıl davranacağını öngörmek yatar. Taşları kesip yontarken sadece ön yüzeylerini değil, yan profillerini ve arkada bırakacakları gölgeleri de hassasiyetle hesaplamak durumundasınız. Bir mozaik sanatçısı olarak bu teknikte çalışırken, yüzeyin her milimetresinde farklı bir derinlik algısı kurmak ve izleyicinin esere baktığı açıya göre değişen canlı bir deneyim yaratmak en büyük gayemdir.

Geleneksel zanaatı çağdaş sanatın yenilikçi ruhuyla buluşturma çabam, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen "Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı" unvanı ile de taçlandı. Kadim teknikleri iyi bilmeden modern biçimleri inşa edemezsiniz; bu yüzden geçmişin mirası benim üç boyutlu formlarımdaki en güçlü temeldir.

Kat Kat Yontulan Taşlar ve Sabrın Mimarisi

Üç boyutlu bir eser ortaya koymak, muazzam bir sabır ve son derece hassas bir işçilik gerektiren meşakkatli bir yolculuktur. Doğadan toplanan veya özel olarak seçilen doğal taşlar, geleneksel yöntemlerde olduğu gibi sadece küçük tessera parçalarına bölünmez. Her bir taş, formun gerektirdiği açı, eğim ve yüksekliğe göre elimdeki kerpeten vasıtasıyla adeta bir heykeltıraş titizliğiyle yontulur.

Yontulan taşlar, hazırlanan özel altyapı ve konstrüksiyon üzerine kat kat dizilir ve eserin üç boyutlu formu adım adım inşa edilir. Taşların birbirine kilitlenmesi, ağırlık merkezlerinin doğru hesaplanması ve malzemenin zamana direnmesinin sağlanması, bu tekniğin en çok uzmanlık isteyen aşamalarıdır. Milimetrelik bir açı hatası bile formun dengesini bozabileceğinden, günlerce hatta aylarca süren kesintisiz bir odaklanma şarttır.

Bu teknik süreçte boya veya yapay renklendiriciler asla kullanılmaz; taşın doğası neyse eser de o renkle ışıldar. Doğanın binlerce yılda büyüttüğü ve renklendirdiği taşlar, benim ellerimde yontularak sabrın ve emeğin mimarisine dönüşür. Atölyemdeki bu zorlu ama şifalı sürecin ardından tamamlanan eserlerim, taşın sertliğine rağmen ne kadar esnek ve canlı bir anlatıma kavuşabileceğinin en somut kanıtıdır.

Geleneksel Tekniğin Heykelsi Formlarla Buluşması

Geleneksel mozaik sanatı, antik çağlardan bu yana zemin ve duvar kaplaması olarak mimarinin ayrılmaz ve görkemli bir parçası olmuştur. Ancak benim benimsediğim çağdaş mozaik sanatı anlayışı, bu kadim mirası korurken onu duvarların sınırlayıcı yüzeylerinden kurtarmayı hedefler. Böylece mozaik, sadece bir yapının kaplaması olmaktan çıkarak, mekânın ortasında kendi başına ayakta durabilen heykelsi bir kimlik kazanır.

Bu heykelsi dönüşüm, otellerden özel mimari projelere, restoranlardan spa alanlarına kadar pek çok çağdaş mekânda taşın yeniden yorumlanmasına imkân sağlar. Eserlerimin Avrupa ve Orta Doğu'daki koleksiyonerlere ulaşması, İstanbul, İzmir, Mersin, Ankara, Riyad, Dubai ve Katar gibi pek çok farklı şehirde sergilenmesi bu dilin evrenselliğini gösterir. İster kişisel bir sergide ister mimari bir projede yer alsın, 3D mozaik anlayışı bulunduğu mekâna kendi ruhunu ve derinliğini katar.

Geleneksel mozaik ustalarının yüzyıllar boyunca zeminlere işlediği sabır, benim ellerimde mekânı kaplayan üç boyutlu hacimlere evrilir. Doğal taşların kendine has dokusu, heykelsi formlarla birleştiğinde izleyiciyi sadece görsel bir seyirle sınırlamaz; onu taşın dokusuyla temasa çağırır. Bu buluşma, kadim geçmişle modern geleceğin aynı taşta kucaklaşmasıdır.

Taşın İçindeki Derinlik ve Işığın Oyunu

Üç boyutlu formların en büyüleyici yanı, ışık ve gölgenin taşlar üzerinde gün boyunca oynadığı o bitimsiz ve ahenkli dansıdır. Düz bir mozaik panoda ışık sadece yüzeyi aydınlatırken, üç boyutlu yapıda taşların girintileri derin gölgeler oluşturur, çıkıntıları ise ışığı yakalayarak parıldar. Güneşin veya yapay ışığın açısı değiştikçe, eserin sunduğu his, renk tonları ve anlatım da baştan sona başkalaşır.

Bu tekniğin benim hayatımdaki en olgun ve heybetli örneğini, yaklaşık 500 bin doğal taşın tek tek işlenmesiyle ortaya çıkan başyapıtım Cennetin Hediyesi oluşturur. Üç boyutlu zeytin ağacı olarak şekillenen bu eserdeki her bir yaprak ve dal, taşın kazandığı bu üçüncü boyut sayesinde adeta rüzgârda salınacakmış gibi canlı durur. Depremin ardından enkaz altından kurtarılarak bugün Efes Selçuk'ta nefes alan bu yapıt, taşın kazandığı hacmin ve umudun simgesidir.

İşte üç boyutlu mozaik, toprağın ve taşın kadim geçmişini modern bir heykelsi dille geleceğe taşıma gayretimdir. Bugün Ege'deki atölyemde üretmeye ve öğrenciler yetiştirmeye devam ederken, taşın sınırlarını her gün biraz daha öteye taşımak benim yaşam amacımdır. Bu meşakkatli ama bir o kadar şifalı yolculukta, taşların fısıltısını hacme dönüştürmeye ve bu benzersiz teknikle toprağa yeniden nefes vermeye devam edeceğim.

•

5 dk okuma

Rengin olmadığı bir coğrafyada doğup, rengarenk bir kentte büyüyen ve tüm bu dinginliği ve dahi kaosu içinde yaşatmayıp, taşlarla mozaiğe işleyen bir sanatçı.

© 2026 Menel Hüzmeli • Tüm hakları saklıdır.

Rengin olmadığı bir coğrafyada doğup, rengarenk bir kentte büyüyen ve tüm bu dinginliği ve dahi kaosu içinde yaşatmayıp, taşlarla mozaiğe işleyen bir sanatçı.

© 2026 Menel Hüzmeli • Tüm hakları saklıdır.

Rengin olmadığı bir coğrafyada doğup, rengarenk bir kentte büyüyen ve tüm bu dinginliği ve dahi kaosu içinde yaşatmayıp, taşlarla mozaiğe işleyen bir sanatçı.

© 2026 Menel Hüzmeli • Tüm hakları saklıdır.