Menel Hüzmeli

MENU

Haberler

•

•

4 dk okuma

Mozaik Eseri Cennetin Hediyesi İzmir'de Sergileniyor

Menel Hüzmeli atölyesinde Cennetin Hediyesi üzerinde çalışırken

Hatay Antakya'da yaşayan Menel Hüzmeli (45), 12 yaşında ziyaret ettiği bir ören yerinde mozaik sanatıyla tanıştı. Burada gördüğü kadın silueti dikkatini çeken ve mozaik sanatıyla ilgilenmeye başlayan Hüzmeli, bu konuda çok sayıda eğitim aldı. 2018 yılında mozaik atölyesini açan Hüzmeli, sayısız öğrenciye eğitim vermekle beraber 50 sanatçı adayı öğrenci de yetiştirdi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 'Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı' unvanını alan ve Türkiye'ye 3 boyutlu mozaik sanatını kazandıran ilk sanatçı olan Hüzmeli, Antakya'da açılacak el sanatları müzesinde sergilenmek üzere bir eser hazırlamaya başladı.

Hüzmeli, 500 bin taş kullanarak yaptığı 1 ton ağırlığındaki 'Cennetin Hediyesi' isimli eserini yaklaşık 1,5 yılda tamamladı. Hüzmeli, eserini sergilenmek üzere teslim etti ancak 6 Şubat 2023'te Kahramanmaraş merkezli deprem felaketinde eseri ile enkaz altında kaldı. Hüzmeli, Antakya'da deprem sonrası ailesi ile enkazdan kurtarıldıktan sonra İzmir Selçuk'a yerleşirken, 2,5 ay sonra yine enkazdan çıkartılabilen eserini de İzmir'e getirdi.

Hüzmeli, eseri depremde hayatını kaybeden öğrencileri için yaptığı dokunuşlarla tamamlarken, eser İzmir Selçuk Art Agora'da sergilenmeye başlandı. 'Cennetin Hediyesi' isimli dev eserinin hikâyesini anlatan Menel Hüzmeli,

“Antakya'da El Sanatları Müzesi açılacaktı ve bunun için benden şehri anlatan bir eser istendi. Bana biraz zaman tanımalarını istedim. Yaklaşık 2,5 ay geçti ancak bir tasarım bulamamıştım. Rüyamda tepelerde ulu, güçlü ve bol taneli bir zeytin ağacı gördüm ve bu eseri yapmaya karar verdim. Çünkü Antakya'da birçok dinin bir arada olduğu kardeşçe bir yaşam sürüyoruz. Zeytin ağacının her kutsal dinde yeri vardır. Ve zeytin ağacı bizi dalları altında toplayan mistik bir can gibi Antakya'nın en kadim, en eski sahibidir. Tasarımı 3,5 ay sürerken yapım aşaması ile tamamlanması 1,5 seneyi buldu. Tabanını beton harcı ile yapıp katman katman yükselterek işlediğim, yaklaşık 500 bin taş kullandığım ve 1 ton ağırlığında olan çok özel bir çalışma ortaya çıktı. Adeta nefes alan, kadim geçmişi anlatan, beni aşan bir eser oldu.” dedi.

Sanatıma Sarıldım

'Cennetin Hediyesi' adını verdiği yapıtın yarı değerli ve özel granit taşları da içerisinde barındırdığını söyleyen Hüzmeli, “Hiçbir boya kullanmadım, insanlar gördüğünde yeşil rengin boya olduğunu düşünüyor ancak doğanın boyayarak bize verdiği doğal taşları kendim kerpetenle işleyerek hazırladım. Guinness Rekorlar Kitabı'na başvurmuştum ancak Antakya Belediyesinin Cumhuriyet Kültür Merkezinde sergilenmesine yakın 6 Şubat depremini yaşadık. Bu zeytin ağacında birçok ses, nefes ve sayısız kişinin hatırası var. Antakya'da yaşadığımız felaket kıyamet gibiydi. Ben o süreci çok zor atlattım. Bütün mahallem, çevrem yok olmuştu. İlk başta şehrimin de yok olduğunu bilmiyordum. Yok olan sadece şehrimiz değil, binlerce yıllık geçmişimiz, geleneklerimiz, anılarımız ve koşulsuz yaşadığımız insan mozaiğimizdi. Ailemle enkaz altında kaldığımda zamanın ve mekânın yok olduğunu tecrübe ettim. Soğuk, yağan olağandışı yağmur, çaresizlik, şaşkınlık, çığlıklar, yıkım sesleri, ağıtlar, cam kırılışları, hepsi anlatılamayacak kadar korkunç bir deneyimdi. En kötüsü de gelen seslerin kimlere ait olduğunu biliyorsunuz ancak insanın elinden hiçbir şey gelmiyor. Çok sevdiğim dostlarımı, esnaf arkadaşlarımı, 48 öğrencimi kaybettim. Eserim de enkaz altında ne durumda olduğunu bilemediğim bir biçimde kaldı.

Geçmişte Antakya'da birçok misafirimi gezdirirken Antakya'nın 7 defa nasıl yıkıldığını ve yeniden nasıl ayağa kalktığını anlatan ben, bu kelimeleri ne kadar basit bir cümle olarak söylediğimi idrak ettiğimde çıkış yolumun yeniden mozaik olacağını anladım. Bu nedenle sanatıma her zamankinden büyük bir aşkla sarıldım.”

Meryem Ana'nın Şefkatli Kollarına Geldim

Antakya Belediyesi tarafından 2,5 ay sonunda enkazların nispeten kaldırılmasının ardından eserin çıkarıldığını aktaran Hüzmeli,

“Eser yara almıştı. Kenarlarından kırılan yerleri, yaprakları ve gelincikleri dökülmüştü. Kenar tahribatını nişan olsun diye düzeltmedim. Kırılan yaprakları bordo yaprakla bezedim ki kanayan yerleri belli olsun. Her birini kaybettiğim öğrencilerime adadım. Bir iş insanının desteği ile bir süre depoda sakladık ve daha sonra Seferihisar Belediyesi'nin desteğiyle İzmir'e getirildi. Selçuk'a gelmesi 6 ay sürdü. Burada anıt eser olarak duruyor. Art Agora'nın CEO'sunun daveti üzerine burada başladım. Antakya'da medeniyetin beşiğinden Meryem Ana'nın şefkatli kollarına geldiğimi düşünüyorum.

Şu an için bu anıt eserim İzmir Selçuk Art Agora'da yerli ve yabancı ziyaretçilerle buluşuyor. Amacım çok daha geniş kitlelerin bu eseri görmesini sağlamak ve akabinde uzun yıllar yaşayacağı özel ya da kamusal bir mekânda nefeslenmeye devam etmesi. Özellikle İstanbul'da sergilenmesi için arayışım sürüyor. Bunun yanında beni farklı kılan, sanatımı özgünleştiren işler ise üç boyutlu mozaiklerim. Türkiye'de üç boyutlu mozaik çalışmalarım fark yaratıyor. Şu anda üç boyutlu eserlerimden oluşacak bir sergi hazırlığı içerisindeyim. Yakın zamanda İstanbul'da tamamen üç boyutlu eserlerimden oluşacak bir sergi açmayı umuyorum. Hâlihazırda devam eden sergilerim de var. Selçuk Art Agora'da eserlerimin sürekli sergilendiği bir alan mevcut olduğu gibi 31 Ocak'a dek 3 boyutlu eserlerimin de bulunduğu Kuşadası Kuarkmer Kültür Sanat Merkezinde Mozaiğin Düşü sergim de devam etmekte.” ifadesine yer verdi.

Bu haber ilk olarak DHA'da yayımlandı. Haber: Yağmur Öngün, İzmir, 23 Ocak 2025.

BENZER YAZILAR

Mozaik

Mozaik Nedir? Taşın Binlerce Yıllık Hikâyesi

Atölyemde elime aldığım her bir taş parçası, bana insanlığın ilk adımlarını ve toprağın kadim hafızasını fısıldar. Sanatıma sevdalanan dostların ve atölyemin kapısından içeri giren ziyaretçilerin bana en sık sorduğu o derin soruyla başlar yolculuğum:
Hakikatte mozaik nedir ve bu renkli taşlar bize ne anlatmak ister?

Latince "musivum opus" ifadesinden türeyen bu zanaat, doğanın farklı renk ve dokudaki parçalarının bir araya gelerek tek bir ruha kavuşmasıdır. Taşın sertliğinin insanın sabrıyla yumuşadığı, zamana meydan okuyan ve mekânı ahenkle dönüştüren bir görsel şiirdir mozaik sanatı.

Benim için mozaik, yalnızca taşları bir düzlem üzerine dizmek değil; toprağın ve zamanın katmanları arasında sessiz bir sohbete durmaktır. Ellerimle biçimlendirdiğim her küçük tessera, geçmişin derin izlerini bugünün ışığıyla buluşturan bir hafıza kırıntısı gibidir. Çocukluğumdan beri taşların kokusunu içime çekerek büyüdüm ve Antakya'nın o büyülü sokaklarında taşın dile geldiğine şahit oldum. Bu yüzden bir mozaik panosuna baktığımda, orada sadece renkli bir desen değil, yüzyıllar ötesinden bize ulaşan sıcak bir insan nefesi görürüm.

Taşın İlk Fısıltısı

İnsanlığın taşla kurduğu bu estetik bağın ilk ne zaman yeşerdiğini tam olarak bilmek elbette güçtür. Ancak arkeolojik bulgular, bizi Mezopotamya'nın sıcak ve cömert topraklarına, eski bir Sümer kenti olan Uruk yani Warka sarayının heybetli duvarlarına kadar götürür.

Antik Mezopotamya'dan figürlü kakma pano

MÖ yaklaşık 3100 yıllarına tarihlenen bu en erken örneklerde, pişmiş topraktan yapılmış küçük konik parçaların birleşimiyle büyüleyici yüzeyler oluşturulmuştur. Kırmızı, beyaz ve siyah renklerde planlanan bu pişmiş toprak koniler, birbiri ardına devam eden zikzaklar ve eşkenar dörtgen motifleriyle duvarlara ilk ritmini vermiştir.

Yolculuk sadece Mezopotamya ile sınırlı kalmaz; ezber bozan bir başka antik mozaik durağı ise Türkmenistan'daki Gonurtepe ören yeridir. MÖ 2500 ile 1500 yıllarına tarihlenen bu yerleşimde bulunan eserler, dönemin alışılmış mozaik tekniğinin çok ötesinde bir işçilik ve hayal gücü sunar. Kireç taşı ve fildişi gibi değerli malzemeler kullanılarak "opus sectile" tarzında şekillendirilen insan, yılan ve aslan motifleri mozaik tarihi açısından müthiş bir zenginliktir. Tessera adı verilen minik taşçıklarla örülen bu dikdörtgen kompozisyonlar, taşın sanatçının elinde nasıl bir anlatı aracına dönüştüğünün en somut kanıtıdır.

Çakıl Taşlarından Tessera Sanatına Köklü Yolculuk

Klasik mozaik literatürüne baktığımızda, uzunca bir dönem boyunca mozaiğin temel malzemesinin doğadan olduğu gibi toplanan çakıl taşları olduğu görülür. Anadolu ve Akdeniz coğrafyasında bu tekniğin en zarif örneklerine Tyrins, Gordion, Til-Barsip, Altıntepe ve Aslantaş ören yerlerinde rastlarız. Özellikle Gordion Megaron II yapısında yer alan döşeme, bilinen çakıl taşı mozaik örneklerinin en görkemlileri arasında kabul edilir.

MÖ 8. yüzyılın ortalarına tarihlenen bu özel döşeme, 1952 yılında Amerikalı arkeologlar tarafından ortaya çıkarıldığında mozaik tarihine dair bilinen tüm kabulleri kökten değiştirmiştir.

Zaman nehir gibi aktıkça çakıl taşlarıyla oluşturulan desenler yerini daha karmaşık mitolojik hikâyelere ve detaylı tasvirlere bırakmıştır. MÖ 5. yüzyılın sonlarına tarihlenen Olynthos mozaiklerinde, çakıl taşlarının ritmik dizilimiyle mitolojinin en büyüleyici sahneleri zeminlere resmedilmiştir. Thetis'in Akhilleus'a kutsal silahları getirmesi, Bellerophon'un canavar Khimeira'yı öldürmesi ve Dionysos'un zafer alayları bu zeminlerde ölümsüzleşmiştir. Çakıl taşlarının doğal formları bir süre sonra sanatçıların detay arayışını sınırlayınca taşın kesilerek biçimlendirilmesi fikri doğmuştur.

Olynthos'ta çakıl taşlarıyla döşenmiş antik mozaik zemin

Pella kentindeki mozaikler ise MÖ 3. yüzyıla gelindiğinde tekniğin nasıl geliştiğini net biçimde gözler önüne serer. Artık zeminler çok daha resimsel bir nitelik kazanmış, renk kullanımı çeşitlenmiş ve insan bedenleri gölgeli giysilerle derinleştirilmiştir. Doğal çakılların yetersiz kaldığı detaylarda tessera adı verilen kesme taşlar kullanılmaya başlanmış ve bu yenilik kısa sürede tüm Hellenistik dünyaya yayılmıştır. İşte bu dönüm noktası, mozaiğin bir zemin döşemesinden yüksek bir sanat dalına evrilmesinin en önemli adımı olmuştur.

Pella'da yerinde korunan antik mozaik zeminAslan avı sahnesinin işlendiği antik mozaik

Antakya'nın Taşlarında Yeşeren Anadolu Mozaik Ruhu

Doğup büyüdüğüm ve ruhumu besleyen Antakya, mozaik sanatının dünyadaki en büyük ve en görkemli merkezlerinden biri olmuştur. Roma döneminde kentin kalbi sayılan ve en büyük ticaret bölgelerinden biri olan Epifanya semti, mozaik ustalarının çekiç sesleriyle yankılanırdı.

Antakya'nın kadim topraklarında yontulan her taş, bana Roma'dan Bizans'a uzanan o derin mirasa saygı duymayı öğretti. Taşın sertliğine boyun eğmeden, onu incitmeden şekillendirmek benim için zamanla bir yaşam biçimine dönüştü. Yaşadığım topraklardan aldığım bu köklü ilham ve edindiğim derin tecrübeler, beni zamanla hakkımda merak edilen o özel sanat yolculuğuna sevk etti.

Antik mozaik ustaları nasıl ki o dönemin inançlarını ve yaşamını zeminlere kazıdıysa, ben de kendi duygularımı taşlara aktardım. Antakya'nın büyüleyici atmosferinde edindiğim bu birikim, taşın sadece iki boyutlu bir yüzey kaplaması olmadığını anlamamı sağladı. Kadim ustaların izinden giderken, taşın formunu zenginleştirmek ve ona yeni bir boyut katmak benim sanatımın ana ekseni hâline geldi.

Bin Yıllık Zincirin İçinde Bir Taş Sanatçısı

Bugün Efes Selçuk'taki atölyemde taşları elime aldığımda, Uruk'taki bir ustayla ya da Pella'daki bir mozaik sanatçısıyla aynı lisanı konuştuğumu hissederim. Onlar da binlerce yıl önce tıpkı benim gibi doğanın sunduğu renkli taşlara dokunuyor, ellerindeki çekiç ve örsle aynı heyecanı duyuyorlardı. Mozaik; zamandan, mekândan ve coğrafyadan bağımsız olarak insan ruhunu toprağa mühürleme çabasıdır. Ürettiğim her yapıtta ve şekillendirdiğim her parçada bu binlerce yıllık köklü zincirin mütevazı bir halkası olmaktan gurur duyuyorum.

Geçmişten geleceğe uzanan bu meşakkatli yolda, taşın hafızasını korumak ve onu genç kuşaklara aktarmak benim en büyük sorumluluğumdur. Bir mozaik panosuna dokunduğunuzda, aslında dünyanın milyonlarca yıllık jeolojik geçmişine ve insanoğlunun binlerce yıllık estetik arayışına dokunmuş olursunuz. Taş yontuldukça insan dinginleşir, parçalar sabırla bir araya geldikçe insan ruhu bütünlenir. Ben de taşla olan bu kadim sohbetimi sürdürerek, geçmişin nefesini ürettiğim eserlerim vasıtasıyla yarınlara taşımaya devam ediyorum.

•

5 dk okuma

Mozaik

Üç Boyutlu Mozaik Nedir? Taşın Kazandığı Üçüncü Boyut

Ellerimin arasında duran sert bir taş parçasının bana fısıldadığı ilk şey, onun tek bir düzleme hapsedilemeyecek kadar canlı ve mağrur olduğudur. Yıllarca geleneksel tekniklerle duvarlara ve zeminlere işlediğim taşlar, bir süre sonra benden kendi hacimlerini, kendi gölgelerini ve özgürlüklerini talep etmeye başladı. İşte bu arayışın ve taşın sesine kulak vermenin sonunda doğan ve Türkiye'de bir ilke imza atarak geliştirdiğim üç boyutlu mozaik tekniği, taşın iki boyutlu kalıpları kırıp mekânda heykelsi bir form kazanmasıdır.

Geleneksel anlayışta mozaik, kesilen tesseraların düz bir zemin üzerine dizilmesiyle oluşturulan iki boyutlu bir resim yüzeyinden ibarettir. Oysa benim ellerimde biçimlenen 3 boyutlu mozaik, taşın sadece rengiyle değil; yüksekliği, girintisi, çıkıntısı ve ışıkla kurduğu derin bağ ile var olur. Bu teknik, taşın katman katman yükselerek izleyiciye doğru adım atması, adeta toprağın içinden fışkıran canlı bir uzuv gibi nefes almasıdır.

Antakya'nın rengârenk sokaklarında taşla tanışmam, sanatımdaki bu dönüşümün de temellerini attı. Antakya'nın kadim Epifanya semtindeki atölyemde geçirdiğim yıllar boyunca, geleneksel mozaiği çağdaş formlarla harmanlayarak taşı üçüncü boyuta taşımanın hayalini kurdum.

Yüzeyden Hacme Uzanan Yol ve Üç Boyutlu Mozaik

Taşı iki boyutlu bir düzlemden çıkarıp heykelsi bir derinliğe kavuşturmak, sadece basit bir teknik değişim değil; aynı zamanda taşla kurulan felsefi ilişkinin de dönüşümüdür. İki boyutlu çalışırken taşı bir tuvalin üzerindeki boya damlası gibi düşünürsünüz; yüzey düzdür ve anlatım yalnızca renklerin yan yana gelmesiyle sağlanır. Ancak üç boyutlu mozaik üretirken, taşın kendi kütlesini, dokusunu ve hacmini yapıtın ana unsuru hâline getirmeniz gerekir.

Bu sanatsal dönüşümün temelinde, her bir doğal taşın özgün yapısına hürmet etmek ve onun ışık altında nasıl davranacağını öngörmek yatar. Taşları kesip yontarken sadece ön yüzeylerini değil, yan profillerini ve arkada bırakacakları gölgeleri de hassasiyetle hesaplamak durumundasınız. Bir mozaik sanatçısı olarak bu teknikte çalışırken, yüzeyin her milimetresinde farklı bir derinlik algısı kurmak ve izleyicinin esere baktığı açıya göre değişen canlı bir deneyim yaratmak en büyük gayemdir.

Geleneksel zanaatı çağdaş sanatın yenilikçi ruhuyla buluşturma çabam, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen "Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı" unvanı ile de taçlandı. Kadim teknikleri iyi bilmeden modern biçimleri inşa edemezsiniz; bu yüzden geçmişin mirası benim üç boyutlu formlarımdaki en güçlü temeldir.

Kat Kat Yontulan Taşlar ve Sabrın Mimarisi

Üç boyutlu bir eser ortaya koymak, muazzam bir sabır ve son derece hassas bir işçilik gerektiren meşakkatli bir yolculuktur. Doğadan toplanan veya özel olarak seçilen doğal taşlar, geleneksel yöntemlerde olduğu gibi sadece küçük tessera parçalarına bölünmez. Her bir taş, formun gerektirdiği açı, eğim ve yüksekliğe göre elimdeki kerpeten vasıtasıyla adeta bir heykeltıraş titizliğiyle yontulur.

Yontulan taşlar, hazırlanan özel altyapı ve konstrüksiyon üzerine kat kat dizilir ve eserin üç boyutlu formu adım adım inşa edilir. Taşların birbirine kilitlenmesi, ağırlık merkezlerinin doğru hesaplanması ve malzemenin zamana direnmesinin sağlanması, bu tekniğin en çok uzmanlık isteyen aşamalarıdır. Milimetrelik bir açı hatası bile formun dengesini bozabileceğinden, günlerce hatta aylarca süren kesintisiz bir odaklanma şarttır.

Bu teknik süreçte boya veya yapay renklendiriciler asla kullanılmaz; taşın doğası neyse eser de o renkle ışıldar. Doğanın binlerce yılda büyüttüğü ve renklendirdiği taşlar, benim ellerimde yontularak sabrın ve emeğin mimarisine dönüşür. Atölyemdeki bu zorlu ama şifalı sürecin ardından tamamlanan eserlerim, taşın sertliğine rağmen ne kadar esnek ve canlı bir anlatıma kavuşabileceğinin en somut kanıtıdır.

Geleneksel Tekniğin Heykelsi Formlarla Buluşması

Geleneksel mozaik sanatı, antik çağlardan bu yana zemin ve duvar kaplaması olarak mimarinin ayrılmaz ve görkemli bir parçası olmuştur. Ancak benim benimsediğim çağdaş mozaik sanatı anlayışı, bu kadim mirası korurken onu duvarların sınırlayıcı yüzeylerinden kurtarmayı hedefler. Böylece mozaik, sadece bir yapının kaplaması olmaktan çıkarak, mekânın ortasında kendi başına ayakta durabilen heykelsi bir kimlik kazanır.

Bu heykelsi dönüşüm, otellerden özel mimari projelere, restoranlardan spa alanlarına kadar pek çok çağdaş mekânda taşın yeniden yorumlanmasına imkân sağlar. Eserlerimin Avrupa ve Orta Doğu'daki koleksiyonerlere ulaşması, İstanbul, İzmir, Mersin, Ankara, Riyad, Dubai ve Katar gibi pek çok farklı şehirde sergilenmesi bu dilin evrenselliğini gösterir. İster kişisel bir sergide ister mimari bir projede yer alsın, 3D mozaik anlayışı bulunduğu mekâna kendi ruhunu ve derinliğini katar.

Geleneksel mozaik ustalarının yüzyıllar boyunca zeminlere işlediği sabır, benim ellerimde mekânı kaplayan üç boyutlu hacimlere evrilir. Doğal taşların kendine has dokusu, heykelsi formlarla birleştiğinde izleyiciyi sadece görsel bir seyirle sınırlamaz; onu taşın dokusuyla temasa çağırır. Bu buluşma, kadim geçmişle modern geleceğin aynı taşta kucaklaşmasıdır.

Taşın İçindeki Derinlik ve Işığın Oyunu

Üç boyutlu formların en büyüleyici yanı, ışık ve gölgenin taşlar üzerinde gün boyunca oynadığı o bitimsiz ve ahenkli dansıdır. Düz bir mozaik panoda ışık sadece yüzeyi aydınlatırken, üç boyutlu yapıda taşların girintileri derin gölgeler oluşturur, çıkıntıları ise ışığı yakalayarak parıldar. Güneşin veya yapay ışığın açısı değiştikçe, eserin sunduğu his, renk tonları ve anlatım da baştan sona başkalaşır.

Bu tekniğin benim hayatımdaki en olgun ve heybetli örneğini, yaklaşık 500 bin doğal taşın tek tek işlenmesiyle ortaya çıkan başyapıtım Cennetin Hediyesi oluşturur. Üç boyutlu zeytin ağacı olarak şekillenen bu eserdeki her bir yaprak ve dal, taşın kazandığı bu üçüncü boyut sayesinde adeta rüzgârda salınacakmış gibi canlı durur. Depremin ardından enkaz altından kurtarılarak bugün Efes Selçuk'ta nefes alan bu yapıt, taşın kazandığı hacmin ve umudun simgesidir.

İşte üç boyutlu mozaik, toprağın ve taşın kadim geçmişini modern bir heykelsi dille geleceğe taşıma gayretimdir. Bugün Ege'deki atölyemde üretmeye ve öğrenciler yetiştirmeye devam ederken, taşın sınırlarını her gün biraz daha öteye taşımak benim yaşam amacımdır. Bu meşakkatli ama bir o kadar şifalı yolculukta, taşların fısıltısını hacme dönüştürmeye ve bu benzersiz teknikle toprağa yeniden nefes vermeye devam edeceğim.

•

5 dk okuma

Rengin olmadığı bir coğrafyada doğup, rengarenk bir kentte büyüyen ve tüm bu dinginliği ve dahi kaosu içinde yaşatmayıp, taşlarla mozaiğe işleyen bir sanatçı.

© 2026 Menel Hüzmeli • Tüm hakları saklıdır.

Rengin olmadığı bir coğrafyada doğup, rengarenk bir kentte büyüyen ve tüm bu dinginliği ve dahi kaosu içinde yaşatmayıp, taşlarla mozaiğe işleyen bir sanatçı.

© 2026 Menel Hüzmeli • Tüm hakları saklıdır.

Rengin olmadığı bir coğrafyada doğup, rengarenk bir kentte büyüyen ve tüm bu dinginliği ve dahi kaosu içinde yaşatmayıp, taşlarla mozaiğe işleyen bir sanatçı.

© 2026 Menel Hüzmeli • Tüm hakları saklıdır.